Showing posts with label islamcılık. Show all posts
Showing posts with label islamcılık. Show all posts

Monday, November 9, 2015

Mücahit Bilici'nin 96'daki Şerif Mardin Mülakatı

Ülke dergisinde sayı 7'de (21-27 Temmuz 1996) arz-ı endam etmiş, nadir bulunur, varlığı unutulmuş bir mülakat

resimlere tıklayınca büyüyor

sf.12

sf.13






Tuesday, April 1, 2014

Pluriversitas: İslam İnsanı Üniversiteye Yazılıyor



Ahmet Davutoğlu'nun doktora tezi Alternatif Paradigmalar'ı okuyanlar neden Hakkın vadettiği günlere geldiğimize, neden 80'lerin sonunda alternatif bir dünyanın mümkün olduğuna dair kozmolojik bir argümanla içeri buyur edilir: Modernite aslen evrenselin önce maddede sonra da fikirde Batı'nın tekeline girmesidir. Batı evrenseli hedeflemiş, aklın evrensel doğru ve değerleri çerçevesinde bir dünya tasarlamıştır. Necip Fazıl'ın ''Ey akıl, nasıl delinmez küfen?'' çığlığı iki dünya savaşını müteakiben çağırdığı hakikate uyanmaya başlar. Davutoğlu burada 'küreselleşme'nin yeni öncelik haline gelişi üzerinde durur ve bu semantik kaymaya dünya-tarihsel bir anlam yükler. Batı 'evrensel'in ufkunu yitirmiştir, bunun yerine kendini 'küre'de yeni dünya düzeninin oyun kurucusu olarak dayatmaya başlar. İşte tam da bu noktada Müslümanlar için yeni bir başlangıcın imkanı yatar: hem mevcut paradigma iflas etmiş, postmodern döneme girilmiştir (iran'da da postmodernizmi ilk islamcılar benimser) hem de herkesin 'küreselleşmek'le iştigal ettiği yerde İslam'ın evrensellik iddiasını tahakkuk ettirecek yeni bir siyasetin inşası için zemin hazırdır. İzlenim dergisi okurları bu heyecanın ilk şahitleri, dergi de Türkiye'deki İslamcılığın kendini yeniden icat ederek İran Devrimi'ni geride bıraktığı bir mecra oluverir.
            Türkiye İslamcıları Batı Medeniyeti'nin iddia kaybını tespitte yalnız olmasalar da bu kayıpla ne yapılacağı sorusuna verdikleri cevapla diğer -izm'lerden ayrıldılar. Hintli tarihçi-düşünür Chakrabarty ''Batı'yı Taşralaştırmak''ta Hint modernleşmesini bir kesişimsellik olarak okur, kitabın vurucu cümlelerinden birinde Batı 'hem zaruri hem de yetersiz' addedilir. Hint tecrübesi kaçınılmaz bir çoğulluk içerir. Türkiye'de ise bu kesişimsellik negatif bir biçimde tasdik edilir. İslamcılara TC'nin bir sömürge devleti olduğunu söylerseniz dik bakışlarla ödüllendirilirsiniz. Ne Hint ne de Arap tecrübesi denklik arzeder, ama Japonlar! Orada ''Garbın eşyası, eğer kıymeti haizse yürür; / Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür!'' (Akif, 1912) Ne Osmanlılar ne de Cumhuriyet ruhun gümrük kapısını tutamamış, kendi kaderini tayin edememiştir. (Türklüğün İslamlığa eşitlenme noktasındaki akametinin yarattığı delilik için bkz. İsmet Özel) Davutoğlu'nun yoldaşı Mustafa Özel'in Japon modernleşmesi okumaları bedelini ödeyen herkesin yaralanarak da olsa kendi modernliğini tecessüs ettirebileceğini söyler. Öyleyse Yakup Kadri'nin acılarını dindirme vakti gelmiştir: ''Ben, asıl ben, bu toprağın malı olmayan ve hepsi dışarıdan gelen maddeler ve unsurlarla yoğrula yoğrula adeta sınaî, adeta kimyevî bir şey halini almışım.'' (Yaban, 1932) Hintliler ve diğer sömürge milletlerin kendi ufalanışlarına aşık oluşları İslamcıyı güldürür, kişi ne yapıp edip tam olmalı. O zaman son bir kimya deneyi gerekecek, hem 'öz'e işlemiş başkalıklardan arındıracak hem de bu özü bir daha kimyanın nesnesi olamayacak şekilde ayrıştıracak bir simya!
            İslam İnsanı (homo islamicus) bu hayale matuftur. Varolmanın doğrusunun Batı'nın tekelinden çıktığı yerde evrende tekliğini yitirir. 'Pekçok evren' (plurivers) mümkündür der Cemil Meriç. Hem kavramı hem de bu kavrayışı Türkiye İslamcılarına Meriç hediye eder. Bu yanıltıcı bir çokluktur, Gürbilek'in belirttiği gibi Meriç'in bakışı ''Doğu’nun kendi içindeki ‘doğu’lulara nasıl hükmettiğini, ‘bu ülke’nin muktedirlerinin nasıl muktedir olduğunu, mağdurun kendi mağdur edilmişliğinde nasıl başkalarını mağdur etmesini meşrulaştıracak ideolojik içerikler'' ürettiğine kördür. Sünnilik, Türklük veya patriyarkalliğin yarattığı şiddeti konuşmak fitne olur.
            'İslam İnsanı' bu toprakların hammadesinden doğmalıdır. Ama bu yerlilikle sınırlanacak birşey değildir, aksine yeni bir Ümmet'in ilk bireyi olacaktır. Kuran ve hadise indirgenmiş bir dağarcık üzerinden Peygamber'in vazettiği öze nail olmak arzusu tefsirden iktisada yepyeni bir yorumlama pratiğinin gelişimine kapıyı aralar. Hayrettin Karaman'ın klasikleşmiş İslamlaşma tartışmalarından Sabahattin Zaim'in 1978 tarihli 'İktisadi Faaliyetlerde İslami Davranış Tarzı'na arındırılmış bir değerler dünyasına çağrı vardır. Zaim'in dediği gibi ''Müslüman adamda direksiyon, İslam ahlakve fazileti, motorü bilgisidir. İisi birleşince müslüman adam teşekkül eder ve arzedilen iktisadi davranışlarıyla dengeli bir iktisadi düzenin gelişmesini sağlamış olur.'' 60'ların davranışçı psikolojisi 'ulusal karakter' çalışmalarının epistemik zeminini oluşturur: ülkemizde çok okunmuş Ruth Benedict'in Kılıç ve Krizantem'inde icra edildiği şekliyle bir toplumun karakteri onun davranışlarını örgütleyen değerler dizgesinin deşifresiyle açığa çıkarılabilir. Davranışçılığın daha da önemli sonucuysa davranışların farklılaşmasıyla değerler dünyasının da dönüştüğünü anlatmasıdır. Dikkatli bakılırsa bu tezin Amerikan modernleşme  kuramının geleneksel toplumdan sanayi toplumuna geçişi düşünürken temel aldığı çerçeve olduğu görülebilir. Alanın öncüsü David Lerner tüm dünyayı Ankara'nın Balgat köyündeki bakkalın başlattığı sessiz devrimi alkışlamaya çağırır.
            Sabahattin Zaim bu emperyal projeyi, projenin üst-çerçevesine dokunmadan, tersine döndürmek teziyle çıkagelir. Zaim tekbaşına değil pek tabii, ne de bunlar sadece Türkiye'de oluyor: Fazlur Rahman'dan Ali Şeriati'ye pekçok Müslüman düşünür de özgün bir diriliş projesinde ortaklaşır. ''Dilce susup / bedence konuşulan bir çağda'' insan bir bilinçten çok yoğrulmayı bekleyen bir hamur görünümü verir. Bu hamuru, bu yeni insanı yoğuracak 'alternatif bir paradigma'nın inşası 90'larda başlar. Batı paradigmasına karşı yapılan, Ali Köse'nin Freud ve Din'i gibi, bir düzine meydan okuma İlahiyat fakültelerinin nesneler dünyasını tomurcaklandırır: bugün din psikolojisinden din sosyolojisine ve din eğitimine Edebiyat Fakültesi simetrik olarak İlahiyatların içinde üretiliyor.
            Başbakan'ın dindar nesil yetiştirme sözü bir belagat oyunu değil. Ahmet Taşgetiren ''bu insanı inşa etmenin gerekliliğini vurgulamak, bu insanın inşasına karınca kararınca zemin hazırlama''nın bugün Müslümanların asli sorumluluğudur diyeli tam 25 yıl oldu. Evrenselin (universal) parçalanışını üniversitenin (universitas) parçalanışı takibediyor. AKP'nin 12 yılı tekmili birden İslam insanını her veçhesiyle inşa edecek bilimlerin kuruluşuna mihmandarlık etti. Bugün Türkiye'de seküler vs. laikten ziyade, yeni bir evrenseli ve insanı yaratım kibrine kendine kaptırmışlığın sahicilik jargonuyla taçlanmış müdanasızlığı söz konusu.


Mağduriyet Edebiyatından Doğan Güneş: 'İslam İnsanı'



''Siz şanslısınız, Foucault'lar felan.. bizim zamanımızda Kuhn ve Feyerabend daha yeni çıkmıştı, kendimizi savunamıyorduk. Paradigma lafını keşfettik de hayatımız değişti'' demişti bugün bir felsefe fakültesinde hocalık yapan ağabey. Sesini duyurabilmesi için surda mukaddes bir gedik açılmasını bekleyen İslamcılardan biriydi, ve yalnız değildi. Bugün safsatadan ibaret örneklerini Yusuf Kaplan'ın vatan millet sakarya eksenli hükümet apolojilerinde gördüğümüz post-yapısalcılığın bilgi üretimi sahasındaki İslamcılar için önemi varoluşsal. Bunu anlamak için ilahiyat fakültelerine hapsolmayı kabul etmeyen, İslamın hayatın tüm veçhelerini saran bir fikriyat olduğu gerçeğini toplumsal bilimlerde de göstermek isteyen 70'ler İslamcılarına bakmalı. Erdoğan dahil Necip Fazıl'ın mümkün kıldığı bir 'iddia'da kendini bulmuş bu gençlerin ekseriyeti Ülkücü hareketin içinde 'dini hassasiyetleri' baskın kaçmış, Akıncılar vb. gruplarda toplanmıştı. Fethi Gemuhluoğlu (Petrol Vakfı) ve Topbaşların hamiliği, Mehmed Zahid Kotku'nun çevresi zamanla bu gruplardan yeni bir 'ideolocya örgüsü'nü nakşedecek kadroyu devşirdi.
            Milli Nizam'ın ve dolayısıyla Anadolu İslamcılığının kuruluş yıllarındaki bu ekibin temel meselesi, dönemin Marksistlerine benzer bir şekilde, yerli kalkınmaydı. Lakin bu kalkınmanın sadece iktisaden yerli olması yetersizdi, insanı da yerli kılmalıydı. Metaya saplanmış bir hayat, kapitalist ya da sosyalist, Müslümanların amacı olamazdı. Müslümanlar için II. Meşrutiyet'ten beri derinleşen yara etraflarını kaplayan madde dünyasının, kapitalizmin yarattığı yeni sosyalliklerin, mekanların ve öznelliklerin sunduğu 'özgürlük'ün şarkta yarattığı tenakuz, bir cuma hutbesinde beynimi deler şekilde ifade olunduğu şekliyle: Batı tanrıtanımaz, ailetanımaz, ahlaktanımaz bireyciliğe yol açıyordu. Ama bunun da ötesinde iş Müslümanlara gelince adaletin adaletsizlik, hakkın haksızlık olarak tecelli ettiği bir tezgah söz konusuydu. Balkan savaşlarında zirvesini bulan haykırış Türkçülüğe evrildi, lakin bu kurtuluş İslam'ı kurtarırken dönüştürdü. Necip Fazıl'ın bu dönüşümün doğallaştırılmasını nasıl tersine çevirdiğinin altı ne kadar çizilse eksik kalır: Son Devrin Din Mazlumları'ndan İman ve Aksiyon'a hem tarihyazımını hem de tarihin öznesini yeniden örgütleyen bir söylemi icat ederek, Serdengeçti'yle beraber, yeni bir siyaseti ve öznesini kurmuştur.
            70'ler İslamcısı bu zeminde sesini bulur bulmaz karşısına Politzer'iyle bir genç dikilir. Bu nesilden birçok kişinin tanıklıklarında 'maddeci felsefe' karşısında duyulan acziyet ve Marksizmle karşılaşmalarda mağlubiyetin verdiği hınçtan doğan bir arayış maddenin ihaneti karşısında tarihe sığınır. 'Şimdi'de ontolojik istikrarını temin edemeyen bir düşünce ancak geçmişi şimdiye karşı yeniden yazarak geleceği -bugüne dokunmadan- kendisini bulacağı bir projenin mekanı olarak bakabilir. Mehmet Kaplan, Nurettin Topçu ve Sabahattin Zaim gibi fikir dünyasının milliyetçi mukaddesatçı münevverlerin (aydın değil, haşa!) kanatları altında 'bu ülke'nin hem nasıl başkalaştığı hem de nasıl kendisi olacağı tartışılmaya başlandı. Muhafazkarlar İttihatçıların dini vicdan meselesine indiren reformuna karşı Asım'ın Nesli'ne layık görülen diğer bir reform projesini 'bu topraklar'ın asli mayasına uygun buldular. Bu kuram, her kuram gibi, belli bir estetikle geliverdi: Akif maddeciliğin şimdiki zamanı nesnelliğe indiren yapısından çıkış olarak, vicdanın vicdanı aşan hislenişlerinin toplumsalı nasıl katettiğini gösteren sahneler yarattı. Tasvirin, görülenin görme eylemini örgütlediği bu anlatıların öznes içten yanmalı motor misali sürekli sıkışarak eyleme enerjisi bulur. Necip Fazıl'ın aksiyon'u bir hareketten ibarettir, 'amel' kavramını Akifçi bir şekilde zühtten kurtarıp üretim anlamında yaratıma dönüştürür. NFK'nın eseri yeni bir siyasal-ilahiyat tezi olarak okunmayı bekliyor, şimdilik bu yeni öznenin iktisadın sadece maddeyi değil insanı da aslına, fıtratına döndürecek kişi olduğunu belirtelim.
            Sabahattin Zaim'in ve ardısıra talebelerinin sıklıkla dillendirdiği şu tez bu öznenin ilk sözcükleridir: ''modern iktisat sınırlı kaynaklarla sonsuz arzu ve ihtiyaçları karşılamanın bilmi olduğu iddiasında, lakin burada belli bir insan tasavvuru ve onun alem tasavvuru konuşmakta: Homo Economicus.  Allah'ın yaratmasında sınır yoktur, arzu ve ihtiyaçlar sonsuz değildir, düzenlenmeleri gerekir. Sorunu iktisat biliminin arzettiği şekilde tanımlamak bu tasavvuru benimsemek demektir. Öyleyse yeni bir insan tasavvuru elzemdir, ancak bu insan yeni bir iktisadı mümkün kılabilir.''
            Bugün AKP bu mirasın üzerinde yükselmiştir. Uzun bir süre iktisada ve tarihe sıkışmış, bu vakitte ise İslam İnsanı'nın kayıp idealine kafa yormuş İslamcılık toplum bilimleriyle 90'lardaki karşılaşmasından, artık sabitelerini yitirmiş ve görecelileşmiş bir dünyada zaferle çıkmış bu yeni İnsanı imal edecek ''şimdi''yi temellük etmiştir. Hıncın yerini yaratmanın kibri alır.