Showing posts with label Jean-Luc Nancy. Show all posts
Showing posts with label Jean-Luc Nancy. Show all posts

Tuesday, April 1, 2014

Badiou'den Nancy'ye Açık Mektup

'Arap Baharı' günlerinin heyecanıyla birtakım tartışma metinlerini Türkçe'ye çevirmiştim. Birçok sitede paylaşıldı. Varlıkları hatrımdan gitmiş, eski bir yazıyı ararken karşıma dikildiler. Burada da bulunsun. 

Jean-Luc Nancy’ye açık mektup
Sevgili Jean-Luc, Libya’da ‘Batı’ müdahalesini destekleyen tavrın benim için üzücü bir sürpriz oldu. Daha baştan Libya’da olanlarla diğer yerlerde olanlar arasındaki aşikar farkı farketmedin mi? Nasıl Tunus ve Mısır’da devasa kitlesel toplanmalar oldu, Libya’da buna benzer bir şey olmadı. Arap halkları uzmanı bir arkadaşım [Arabiste] son birkaç haftadır Tunus ve Mısır’daki gösterilerdeki afişleri, pankartları, sembolleri ve bayrakları tercüme etmekle meşgul: Libya’da bir tane örnek bulamadı, Bingazi’de dahi.
Farketmediğine şaşırdığım Libya’lı isyancılara dair bir husus ise aralarında hiç kadın olmaması, Tunus ve Mısır’da hayli görünürlerdi. Geçtiğimiz sonbahardan beri Fransız ve İngiliz gizli servislerinin Kaddafi’nin düşüşünü örgütlediklerini bilmiyor musun? Diğer Arap isyanlarının aksine, nereden geldiği belli olmayan silahlara şaşırmıyor musun? Gençlerden oluşan grupların havaya yaylım ateşi açması, diğer yerlerde hayal edilemez bir olgu, bu seni şaşırtmıyor mu?
Kaddafi’nin eski bir suçortağının liderliğini yaptığı sözde bir ‘devrimci kurul’un ortaya çıkması sen şaşırtmıyor mu? Diğer hiçbir yerde ayaklanan kitlelerin hükümet yerine bazı insanları ataması sözkonusu olmadı.
Tüm bu detayların, ve bunun gibi birçoğunun, sadece burada, ve sadece burada, büyük güçlerin destek için çağrıldığı olgusuyla uyum içinde olduğunu farketmiyor musun? Amaçlarının alçaklığı cam gibi olan Sarkozy ve Cameron gibi döküntü tipler alkışlandı ve ilahlaştırıldı, ve sen birdenbire onlara destek oluyorsun. Libya’nın bu güçler için, diğer yerlerde tamamen kontrollerini kaybettikleri bir duruma, giriş noktası oluşturduğu aşikar değil mi? Ve amaçları, tamamen açık ve tamamen klasik bir amaç, bir devrimi savaşa çevirmek, koşudan insanları çıkarıp tolu silahlara ve ordulara açmak –bu güçlerin tekellerine aldıkları kaynaklar için. Bu süreç gözlerimizin önünde her geçen gün sürerken sen bunu tasdik mi ediyorsun? Gökyüzünden gelen terörün peşisıra, olay yerinde ağır silahların dağıtılacağını  -eğitimcisi, zırhlı arçaları, stratejistleri, danışmanları ve mavi kasklarıyla birlikte- ve bu yolla (umut edilir ki, düzensiz bir) Arap dünyasının kapitalizm ve onun devletteki hizemtçileri tarafından yeniden işgalinin yeniden başlayacağını görmüyor musun?
Nasıl olurda sen bu tuzağa düşersin? Nasıl olur da eski durumun işlerine geldiği kişilere ‘kurtarma’ görevinin emanet edilmesini kabul edebilirsin? Bu kişiler mutlak bir biçimde, cebren, petrol ve hegemonya için oyuna geri dönmek istiyorlar. Mağdurların adına yapılan korkunç şantajı, ‘insani yardım’ (humanitarian) şemsiyesini basitçe kabul edebilir misin? Fakat bizim ordularımız yerel patron Kaddafi’nin kendi ülkesinde öldürebildiğinden daha çok insanı birçok ülkede öldürüyor. Çağdaş insanlığın büyük kasaplarına, aşina olduğumuz sakat bırakılmış dünyaya nezaret edenlere uzanan bu güven neyin nesi? İnanıyor musun, inanabilir misin ki, ‘medeniyet’i temsil ediyor olsunlar, canavar orduları adaletin orduları olsun? İtiraf edeyim şaşkına döndüm. Felsefe eğer bu tür düşüncesiz kanaatlerin direkt eleştirisi değilse ne işe yarar? Bu kanaat ki bizimki gibi propoganda rejimleri tarafından şekillendirilmiş, büyük güçler için stratejik olan bu bölgelerdeki halk ayaklanmaları bu güçleri savunma konumuna getirdi, şimdi intikam peşindeler.
Metninde petrol, silah ve benzeri ilişkilerin geri dönmemesinin ‘sonradan’, ‘biz’e (Bu ‘biz’ kim, eğer bugün bu biz Sarkozy’yi, Bernard-Henri Lévy’yi, bombacılarımızı ve onların destekçilerini içeriyorsa?)  kalacağını söylüyorsun. Neden ‘sonradan’? Asıl şimdi büyük güçlerin Arap dünyasındaki siyasal süreçlere müdahale etmelerini durdurarak bundan emin olmalıyız. Elimizden gelen herşeyi yapalım ki, şansımız yaver giderse, birkça hafta içinde açığa çıkacak resimde bu güçler petrol ve diğer pazarlıkları (yaralı ‘demokrasi’ adı altında ve ilk sömürgeci işgallerden beri kullanılan ahlaki ve insani yardım bahaneleri adı altında) yeniden masaya getirmesinler –bu güçlerin ve devletlerin ilgilendiği tek mesele bu pazarlıklar.
Sevgili Jean-Luc, ne senin ne de benim bu gibi durumlarda, ‘olan herşeyin sorumluluğu mutlaka bizde olmalı’ diyen Batı mutabakatının yolunu tutmamızın anlamı yok. Akıntıya karşı durmalıyız ve Batılı bombacı ve askerlerin gerçek hedefinin lanetli Kaddafi (daha yüksek çıkarları için kendisinden kurtulunulan eski bir müvekkil) olmadığını göstermeliyiz. Bombacıların hedefi açıkça Mısır’daki halk ayaklanması ve ve Tunus’daki devrimdir, onların beklenemeyen ve tahammül edilemez karakteri, siyasal özerkliğine saldırılmakta, bir kelimeyle söylersek: bağımsızlıklarına. Büyük güçlerin yıkıcı müdahalelerine karşı çıkmak, bu ayaklanma ve devrimlerin siyasal bağımsızlığını ve geleceğini desteklemek demektir. Bu yapabileceğimiz bir şey, ve bu koşulsuz bir buyruk.
Dostça selam ederim, 
Alain

Saturday, January 28, 2012

Sarah Kofman'dan 'Yaşamım ve Psikanaliz'

Bunu her bloga koymak zorunda kalıyorum, Rue ordener, Rue Labat'ın yazarı yoldaşlığı hak'k'ediyor.

Kofman'ın Camera Obscura: Of Ideology Epos tarafından yayına hazırlanıyor, selam olsun.

***




“Yaşamım” ve Psikanaliz
- Jean-Luc’a

Her zaman hayat hikayemi anlatmak istedim. Analizimin yek başlangıcı benim hikayemi anlatışımdı. Çizgisel, sürekli bir hikaye. Hiçbir zaman ipin ucunu kaçırmadım; “şeyleri ipe dizdim”, hep ne söyleyeceğimi bilerek: bir şeyin gerçekleşebileceği en ufak bir duruş bile yok, en ufak bir boşluk dahi, bir dil sürçmesinin sızmasına olanak sağlayacak en ufak bir hataya yer yok. Ve dolayısıyla hiçbir şey olmadı. Divanın öteki tarafında, hiçbir şey. “Yaşamım” aldırmazlıkla tanıştı. Herşey artık söyleyecek bir şeyim kalmadığında “başladı”, nerede başlayıp nasıl bitireceğimi bilmediğim zaman. O anda, daha önceden anlattıklarım geri geldi, ama bambaşka bir şekilde, süreksiz bir halde, farklı biçimlerde (anılar, rüyalar, gaflar, tekrarlar), ya da hiç geri gelmedi. Anladım ki “yaşamım”ın hikayesini anlatarak aslında onu anlatmaya değil –kelimeler için çok fazla- ona egemen olmaya kalktım. Aynı anda hem sersem hem de vefasız olmuştum.
            Bunun ertesinde ağzım güven veren bir söylemin çıktığı yer olmaktan çıktı -bocca della verita [hakikatin ağzı]. Az ya da çok açık seçik ve anlaşılabilir kelimelerin açıldığı mağara haline geldi, en aşırı uçlara kadar değişen tondaki haykırışları (gürleyen, yiten, güç bela duyulan, kekeleyen, ahenkli, vb.) beni bile şaşırttı. Hiç kendimi böyle konuşurken duymadım ve “ben”, “kendi” cömert ağzımı tanıyamadım, adağı yasemenleri döken ağzım. Kapalı ağız, dudakları dikilmiş ağız, büzülmüş, mühürlenmiş. Kabız olmuş. Şüphesiz söylemimin aynı zamanda gizlemek istediği ağzımın analizin farklı anlarında bedenin öteki erojen alanlarını taklit edebilecek olmasıydı: ardarda ya da aynı anda hem ağız hem cinsel organ hem de anüs olabilirdi. Ve sadece analojik olarak değil: biliyorum ki eğer bir gün kabızsam divanda “konuşamam” da, “o” birşey üretmez, hiçbirşey geçemez ondan.
            Öyleyse analizde ağzımdan çıkanın ne hakikatle ne anlamla bir alakası vardır. Bağırsaklarımdan bir hediye olarak sunulmak için gelir: bunu takdir ötekiye kalmıştır. Dolayısıyla analistin sessizliği tahammül edilemezdir. Yaşamımın olaylarına dair bir aldırışsızlığın işaretinden ziyade, benim en mahrem mülkiyetimin değerdüşümüdür. Hediyelerimin, midemden gelenlerin, ürettiklerimin kabaca reddidir: o zaman ürünüm boktur! Böyleyken hiçbirşey vermemek, hiçbirşey söylememek de iyi; en azından sükut altın. Fakat benim için bu sessizlik de tahammül edilemez. Sözlerimin devam ettirilmesi ve tutulmasının kaçınılmaz ihtiyacı. Anlam verilsinler, yorumlansınlar diye değil. “Kaka”nın altına dönüşmesinin sağlanacağı bir mübadeleyi başlatmak için. Bu uyanmamı, ayakta kalmama ve bir yerde bırakmamı sağlayabilir. (1976 Ocağı, analiz fragmanı)

Sarah Kofman

çev. Selim Karlıtekin

***

Ben İngilizcesi'nden çevirdim, Georgia Albert çevirmiş. şurada, sf. 250-1