Showing posts with label arap baharı. Show all posts
Showing posts with label arap baharı. Show all posts

Tuesday, April 1, 2014

Badiou ''Tunus, Mısır: Doğu Rüzgarı Batı Küstahlığını Önüne Katıp Estiğinde''

'Arap Baharı' günlerinin heyecanıyla birtakım tartışma metinlerini Türkçe'ye çevirmiştim. Birçok sitede paylaşıldı. Varlıkları hatrımdan gitmiş, eski bir yazıyı ararken karşıma dikildiler. Burada da bulunsun. 



Tunus, Mısır: Doğu Rüzgarı 
Batı Küstahlığını Önüne Katıp Estiğinde [1]


Doğu rüzgarı, Batınınkini geçiyor. Daha ne kadar kendilerini hala dünyanın efendileri olarak gören ‘uluslarası toplum’, fakir ve kara Batı tüm gezegene iyi yönetim ve davranış dersleri vermeye devam edecek? Vazifeli birtakım entellektüellerin, bizler için pespaye bir cennet görünen kapital-parlementoculuğun telaşlı askerlerinin kendilerini bu yabani toplumlara ‘demokrasi’nin temellerini öğretmek için sunması gülünesi değil mi? Sömürgeci küstahlığın acıklı devamlılığı! Tecrübe ettiğimiz sefil siyasi durum göz önünde bulundurulduğunda mevcut popüler ayaklanmalardan ders çıkartması gerekenlerin biz olduğu aşikar değil mi? Sizce de, ivedilikle, ortaklaşa eylemle oligarşik, yozlaşmış –muhtemelen ve herşeyin üstünde- alçaltıcı şekilde Batı devletlerinin derebeyliğini yapan hükümetlerin alaşağı edilmesini neyin mümkün kıldığını çalışmamız gerekmiz mi?
Bu hareketlerin ebleh öğretmeni değil, öğrencisi olmamız gerekir, çünkü kendi icatlarının yaratıcılığıyla bu hareketler birilerinin çok uzun zamandır vaktinin geçtiğini iddia ettiği siyasal ilkelere hayat veriyor. Ve özellikle de Marat’nın bize hatırlatmaktan bıkmadığı ilkeyi: özgürlük, eşitlik ve özgürleşmeye gelindiğinde her şeyi popüler ayaklanmalara borçluyuz.    
Ayaklandırılmakta haklıyız. Siyasette olduğu gibi, devletlerimiz ve devletten faydalananlar (siyasal partiler, sendikalar ve aşağılık entellektüeller) idareyi isyana tercih ediyor, talepleri, herhangi bir kopuşa ‘düzenli geçiş’i tercih ediyorlar. Mısır ve Tunus halkı bize devlet iktidarının kepaze işgaline karşı paylaşılan hisse karşılık gelen tek eylemin kitlesel ayaklanma olduğunu hatırlatıyor. Ve bu durumda kitlenin farklı kesimlerini biraraya getirebilecek tek parola: ‘hey sen ordaki, defol’dur. Bu vakada isyanın olağandışı önemi, eleştirel gücü, parolanın milyonlarca insanın tekrar etmesiyle şüphesiz ve geri dönülemez şekilde değerini göstermesidir: hedef alınan kişi kaçacaktır. Ardından ne gerçekleşirse gerçekleşsin, popüler eylemin bu doğası gereği yasadışı zaferi sonsuza dek muzaffer kalacaktır. Devlet iktidarına karşı isyanın mutlak anlamda başarılı olması evrensel bir derstir. Bu zafer tüm ortaklaşa eylemin, yasanın yetkesinden düşürülmüş, ufkunun nerede durduğunu işaret eder. Bu ufuğa Marx ‘devletin düşüşü’ der. [2]
Bir gün kendi güçlerinin yayılmasında özgürce ilişmiş halklar devletin kasvetli baskısı olmadan yaşayabilecekler. Ve bu sebepten, bu nihai fikir için, müesses nizamı alaşağı eden bir isyan tüm dünyada sınırsız bir coşku belirtir.
Bir kıvılcım tarlayı ateşe verebilir. Herşey lüzumsuz kılınmış, sağkalmasını sağlayan işi yasaklanmakla tehdit edilmiş, bir kadın memurun bu dünyada neyin gerçek olduğunu anlaması için tokatladığı bir adamın kendini ateşe vererek intiharıyla başladı. Bu hareket günler, haftalar boyunca genişler, uzak bir meydanda milyonlarca insan neşeden çığlık çığlığa kalana, güçlü liderler kaçana kadar. Bu efsanevi genişleme nereden geliyor? Özgürlük salgını nereden yayılıyor? Hayır. Jean-Marie Gleize’in şiirsel ifadesiyle: ‘‘devrimci hareket bulaşarak değil, yankılanarak [par résonance] yayılır. Burada açığa çıkan birşey, orada gün ışığına çıkmış birşeyin yaydığı şok dalgasında yankılanır’’ [3]. Bu yankıya ‘olay’ diyelim. Olay, yeni bir gerçekliğin değil, sayısız yeni imkanın ani yaratılışıdır.
Hiçbiri bildiğimiz bir şeyin tekrarı değildir. Bu yüzden ‘hareket demokrasi talep ediyor’ (Batı’da zevkini çıkarttığımız şey ima ediliyor) ya da ‘bu hareket toplumsal reformlar istiyor’ (ülkelerimizdeki küçük burjuvaların vasat refahı ima ediliyor) demek gericiliktir [obscurantiste]. Neredeyse hiçlikten çıkagelmiş, heryerde yankılanan popüler ayaklanma tüm dünya için bugüne dek bilmediğimiz imkanlar yaratıyor. Mısır’da ‘demokrasi’ kelimesinden pratik olarak hiç bahsedilmiyor. ‘Yeni Mısır’dan, ‘gerçek Mısır halkı’ndan, kurucu meclisten, varoluşun mutlak bir değişiminden, emsalsiz imkanlardan bahsediliyor. İsyanın kıvılcımıyla ateşe verilmiş eskinin olmayacağı yeni bir alan konuşuluyor. Gelecek olan bu yeni alan güçlerin alaşağı edildiği beyanla, yeni görevlerin üstlenilmesi arasında duruyor. Genç bir Tunuslu’nun ifadesiyle ‘‘Biz, işçi ve çiftçilerin çocukları, suçlulardan daha güçlüyüz’’ ile genç bir Mısırlı’nın dediği ‘‘Bugünden, 25 Ocak’tan itibaren ülkemin meselelerrinin sorumluluğunu üzerime alıyorum’’ arasında.
Halk, ve sadece halk evrensel tarihin meydana getiricisidir. Şaşırtıcıdır ki, bizim Batı’mızda hükümetler ve basın Kahire’de bir meydanda ayaklananların ‘Mısır halkı’ olduğuna inanıyor. Nasıl olur? Bu insanlar için [Batılılar]halk, makul ve tüzeltek halk genel olarak ya bir anketteki ya da bir seçimdeki çoğunluğa indirgenmiyor mı? Nasıl oldu da birdenbire isyan eden yüzbinler seksen milyonu temsil eder oldu? Bu hatırlanacak bir ders ve hatırlayacağız.
Belli bir azim, inat ve cesaret eşiği aşıldıktan sonra, bir halk varoluşunu tek bir meydana, tek bir caddeye, birkaç fabrikaya, bir üniversiteye…  sığdırabilir. Tüm dünya bu cesarete şahir olur ve özellikle de ona eşlik eden hayret verici yaratımlara.Bu yaratımlar bir halkın orada temsil edildiğini ispat eder.  Mısırlı bir eylemcinin belirttiği üzere ‘‘eskiden ben televizyon izlerdim, şimdi televizyon beni izliyor’’.
Olayın ortasında halk, olayın onlara yüklediği sorunları çözmeyi bilenlerden oluşur. Bir meydanın işgalinde de bu geçerlidir: yiyecek, yatacak ayarlamalrı, korunma, bayraklar, ibadetler, savunma savaşı, ve tüm hepsi herşeyin gerçekleştiği yerde, sembol haline gelen yerde, her ne pahasına olursa olsun halkıyla birlikte kalır. Sağdan soldan gelen yüzbinlerce insanı gözönünde bulundurursak bu sorunların çözümü, özellikle de devlet meydandan el etek çektiği için, imkansız gibi gözükebilir. Çözülemez sorunları devletin yardımı olmadan çözmek olayın yazgısıdır. Ve bir halkın, birdenbire ve belirsiz bir süreliğine toplanmaya karar verdiği yerde varolmasını bu belirler.
Komünist hareketler olmaksızın komünizm olmaz. Konuşageldiğimiz popüler ayaklanmanın bir partisi, hegemonik örgütü, öne çıkan bir önderi açık bir şekilde yoktur. Her seferinde bunun bir zayıflık mı yoksa güç mü olduğu saptanmalıdır. Her halükarda isyanın öndersizliği, saf bir biçim üzere, bu hareketi Paris Komünü’nden beri en saf haliyle, hareket olarak komünizmi konuşmamızı sağlayan gerekli özellikleri veriyor. Burada ‘komünizm’ ortaklaşa bir kaderin müşterek yaratımı demektir. Bu ‘müşterek’in iki belirgin özelliği bulunur. Birincisi, müşterek türeyimseldir (generique [4]), tek bir yerde tüm insanlığı tamamiyle temsil eder. Bu mekanda bir nüfusu oluşturan her kesimden insan vardır, tüm sözler duyulur, tüm önermeler tartışılır, ne olduğu anlaşılsın diye tüm zorluklar göze alınır. İkinci olarak da devletin bir tek kendisinin aşabileceğini iddia ettiği büyük çelişkilerin –entellektüeller ve işçi, erkek ve kadın, zengin ve fakir, Müslüman ve Koptik, taşrada yaşayanlar ve başkentte yaşayanlar arasındaki- üstesinden gelir.
Her an bu çelişkilere karşılık gelen milyonlarca yeni imkan açığa çıkar –devletin –tüm devletlerin- tamamen kör olduğu imkanlar. Yaralıları iyileştirmek için taşradan gelmiş genç kadın doktorları, kızgın erkek çemberinin ortasında uyurken görüyoruz. Ve orada, daha önce hiç olmadıkları kadar rahatlar, saçlarının bir teline dahi dokunulmayacağını biliyorlar. Genç mühendis örgütünün varoş gençlerini mücadele enerjileriyle hareketi korumak için dayanmalarını isterken görüyoruz. Bir sıra Hristiyan’ın namaz kılan Müslümanlara göz kulak olduğunu, el arabacılarının işsizi ve fakiri doyurduğunu, herkesin tanımadığı komşusuyla konultuğunu görüyoruz. Her bir kişinin hayatının birbirine karıştığı yüzlerce afişte herşeyin muhteşem tarihini görüyoruz. Tüm bu durumlar ve icatlar komünizmi bir hareket olarka kurar. İki yüzyıldır biricik sorun şu: uzun vadede komünizmin icatlarını nasıl hareket olarak kuraibliriz? Biricik gerici beyanda şu: ‘bu imkansız ve hatta zararlıdır. Gelin devlete güvenelim.’ Bizlere gerçek ve biricik siyasal vazifeyi hatırlatan Tunus ve Mısır halklarına övgüler olsun: devletin karşısına çıkmış, hareket olarak komünizme örgütlü sadakat.
Savaş istemiyoruz ama savaştan da korkmuyoruz Her yerde devasa hareketlerin barış yanlısı sükuneti konuşuluyor, bunu harekete bahşettiğimiz seçimli demokrasiyle alakalandırıyorlar. Yüzlerce ölü olduğunu ve sayının her geçen gün arttığını kaydetmeliyiz. Çoğu sefer ölenler mücadeleciler, girişimin şehitleri, hareketin güvenliğiydi. Direnişin siyasi ve sembolik yerlerinin elde tutulması için tehdit altındaki rejimin milisleri ve polisiyle acımasız bir kavganın verilmesi gerekti. En fakir sınıfın gemçleri değil de kim ödedi bu borcu kendi hayatıyla? İlhama doymuş Michèle Alliot-Marie’imizin [Dışişleri Bakanı] hareketin demokratik neticesinin dayandığını belirttiği ‘orta sınıflar’ –sadece onlara dayandırıyor- her zaman hatırlamalılar ki kritik zamanda hareketin sürekliliği sadece ve sadece halkın milisinin sınırsız adanmışlığıyla temin olunur. Savunmacı şiddetin önüne geçilemez. Hala, Tunus’ta genç taşra eylemcileri kendi mahrumiyetlerine geri gönderildikten sonra, zor şartlarda devam ediyor.
Cidden, tüm bu sayısız girişimden ve zalim fedakarlıkların nihai emelinin halkın Ömer Süleyman’la El-Baradey arasında -bizim burada Sarkozy’le Strauss-Kahn arasında karar vermeye mecbur kalmamız gibi- ‘tercih’te bulunması için olduğunu düşünebilir miyiz? Bu görkemli vakadan alacağımız tek ders bu mu?
Hayır, bin kere hayır! Mısır ve Tunus halkları bize şunu diyecektir: popüler özgürleşme siyasetinin gerçeği isyan, komünizmin kamusal alanını hareket olarak kurmak, her şeye karşı onu korumak ve onun müteakip eylem aşamalarını tertiplemektir. Arap devletleri sadece halk karşıtı değil, temelde, seçimle aynı zamanda, seçimli veya seçimsiz yasadışı da. Gelecekleri ne olursa olsun Tunus ve Mısır ayaklanmaları evrensel önem arzediyor. Uluslararası değeri olan yeni imkanlar belirtiyor.

[1] İlk olarak 18 Şubat 2011 tarihli Le Mondeda yayınlandı. Tercümede Cristiana Petru-Stefanescunun (Verso Books sitesindeki) İngilizce çevirisi kullanılmıştır. Tüm dipnotlar çevirmene ait. 

[2] Badiou burada muhtemelen Marxın Nisan 1850de kaleme aldığı Le socialisme et l'impôt, par Emile de Girardin [Emile de Girardinin Sosyalizm ve Vergi {1849} Eseri Hakkında] (ilk olarak Marxın editörü olduğu Neue Rheinische Zeitung Politisch-ökonomische Revuede yayınlandı; MECW, 10.cilt , sf. 326-337) yazısına göndermede bulunuyor. Marx: Vergilendirmenin lağvedilmesinin [Abschaffung] arkasında devletin lağvedilmesi gizlenmiştir. Komünistler için devletin lağvedilmesi sadece sınıfların lağvedilmesinin zorunlu sonucu olarak anlamlıdır, bunun üzerine bir sınıfı bastırmak için diğerinin örgütlü gücüne ihtiyaç kendiliğinden ortadan kalkacaktır [von selbst wegfallt; düz anlamı kendiliğinden düşmek] (metinhttp://www.marxists.org/da bulunabilir). Hal Draperın Marx ve Engelste Devletin Ölümü (Socialist Register 1970, sf.281-307) makalesinde bu argüman, bağlamı ve Paris Komününde yeniden formüle edilişi ayrıntılı olarak ele alınıyor. 

[3] 1946 doğumlu Fransız şair ve edebiyat profesörü (École Normale Supérieure, Lyon). Fransız şiirinde 80lerde yükselen lirizme (nouveaux lyriques) karşı yalın şiiri savunduğu Le Principe de nudité intégral (Tümleşik Çıplaklık İlkesi, Seuil: 1995) kitabıyla olay poetiği çizgisini Deleuze ve Badiouyle paylaşır. 

[4] Bkz. Badiou, Alain (2006 [1989]) Felsefe İçin Manifesto, çev. Nilgün Tutal & Hakkı Hünler, İzmir: Aralık Yayınları. Peter Hallward generique'i şöyle tanımlıyor: türeyimsel bir altküme mevcut tüm sınıflandırma araçlarını başından savan sonsuz ve inşa edilemez bir altkümedir, bu altküme durumun (situation) en farksız veya anonim özelliklerini toplar, böylece 'hem duruma içkindir hem de düşünce bazında durumun varlığından ayrıştırılamaz'. (Badiou: a subject to truth, University of Minnesota Press, 2003: 134). Yani hakikat olanlara (ve bilgiye, bilinene) indirgenemez, hakikatin koşulları durumdan bağımsızdır. Türeyimsel ayırt edilemezliktir, durumdaki duruma indirgenemeyecek olaydır. Türeyimsel altküme durumdan düşer (subtraction). Düşüşte, olay kendisine yapılan tüm yüklemeleri (devlet, aile, vb.) boşa çıkarır ve hakikat sürecini açar. Erken dönem Badioude (Özne Kuramı) proleterya toplumun türeyimsel kesimini oluştururken, Manifestoyla birlikte türeyimsel insanı merkeze alır.


Badiou, ''Tunus’taki isyan''


'Arap Baharı' günlerinin heyecanıyla birtakım tartışma metinlerini Türkçe'ye çevirmiştim. Birçok sitede paylaşıldı. Varlıkları hatrımdan gitmiş, eski bir yazıyı ararken karşıma dikildiler. Burada da bulunsun. Bu çeviriyi pek sevgili arkadaşım Pınar Üstel'le beraber yapmıştık.



Tunus’taki isyan
Eğer "ayaklanma"yla hükümeti –farklı şiddet türleriyle– devirmek isteyen insanların sokak eylemlerini kastediyorsak, ayaklanmaların az rastlanırlığının nereden geldiğini vurgulamak gerekir: Bu ayaklanmalarmuzaffer oldular. Yerini 23 yıl boyunca güvenli bir şekilde korumuş bir rejim aynı eylemle alaşağı edildi ve kaçınılmaz olarak, geriye dönük şekilde "en zayıf halka" olarak tesis edildi. Sevinmekle yetinebilecekken, neden bu fenomeni analiz etmemiz gerekir? Esası gereği kanâatkar bir karakterde –buna uzlaşmacı karakter diyelim– belli belirsiz bir huzursuzluk kendini hissettiriyor. Bu huzursuzluğun mevzubahis olayların içkin gayri-meşruluğuna rağmen gösterilmesi gerekiyor. Bugün 'Bin Ali'yi seviyorum, iktidarı terk etmesinden dolayı gerçekten çok üzgünüm' demek kolay değil. Bunu söylediğinizde kendinizi çok kötü bir konumda bulursunuz. Fransız polis gücünün bildiklerini [savoir-faire] Bin Ali'ye sunmakta gecikmesinden dolayı müteessir olduğunu alenen belirten Dışişleri Bakanı Alliot-Marie'ye bu yüzden teşekkür borçluyuz: İş arkadaşı siyasetçilerin fısıldadıklarını o yüksek sesle söyledi. Hemen yanıbaşındaki Sarkozy ikiyüzlü ve korkak. Sadece birkaç hafta öncesine kadar Bin Ali'nin İslamcılığa karşı sağlam bir siper ve Batı'nın mükemmel bir öğrencisi olmasına sevinen, fakat bugün kanaâtlerdeki bir uzlaşma yüzünden kuyruğunu bacak arasına kıstırıp ülkeyi terk edişine seviniyormuş gibi yapmaya mecbur kalan sağ ya da sol kanattaki herkes gibi.
Bir kez daha: Popüler şiddetle (ve bilhassa gençlerin önderliğini yaptığı bir şiddetle) devrilen bir hükümet nadir bir vakadır, bir emsalini arıyorsanız otuz yıl geriye, yani İran Devrimi'ne (1979) gitmeniz gerekir. Bu otuz yıl boyunca hakim olan görüş, böyle olayların artık imkansız olduğu yönündeydi. 'Tarihin sonu' tezi bu iddiayı savunuyordu. Bu tez bundan sonra hiçbir şeyin olmayacağını söylemiyordu şüphesiz: 'Tarihin sonu' demek, 'tarihte olayların sonu [l'événementialité historique]' demek anlamına geliyor, Trotsky'nin deyişiyle 'kitlelerin tarih sahnesine girişi' yararına iktidar örgütlenmesinin baştan başlayabileceği bir dönemin sonu. Pazar ekonomisi ve parlamenter demokrasinin ittifakı olağan gidişat sayılıyordu, bu ittifak genelleştirilmiş öznelliğin sürdürülebilir tek normuydu. 'Küreselleşme' teriminin de anlamı budur: Bu öznelliğin küresel öznelliğe dönüşmesi. Bu durum cezalandırıcı savaşlarla (Irak, Afganistan), iç savaşlarla (işlevini yitirmiş Afrika devletlerinde görülen savaşlar), Filistin Direnişi'nin bastırılmasıyla vb. de uyumsuzluk arz etmiyor üstelik. Bu nedenle, Tunus olayları her şeyin ötesindetarihselliğiyle büyüleyici: Bu olaylar, yeni ortaklaşa örgütlenme biçimleri yaratma kabiliyetinin bozulmadan kaldığını gösteriyor.
Pazar ekonomisi ve parlementer demokrasinin oluşturduğu, aşılamaz bir norm olarak addedilen birliğe, 'Batı' adını vermeyi öneriyorum –onun kendine verdiği isim de bu zaten. Dolaşımdaki diğer isimler arasında gözümüze çarpanlar 'uluslararası topluluk', 'medeniyet' (hak ettiği üzere, farklı barbarlık biçimlerinin karşısında konumlandırılır, bkz. 'medeniyetler çatışması'), 'Batılı güçler'... Hatırlarsanız bundan otuz yıl önce bu ismi –Batı– norm olarak benimseyen tek grup, (gençliğimde uğraşmak zorunda kaldığım) demir sopalar kullanan küçük bir grup faşistti. Bir kelimenin göndergesinin bu kadar çarpıcı şekilde değişmesi, dünyanın kendisinin değiştiği anlamına gelebilir yalnızca. Dünya artık aynı aşkınsala sahip değil.
Ayaklanmalar çağında mıyız?
Yunanistan, İzlanda, İngiltere, Tayland (renkli gömlekler), Afrika'daki açlık isyanları, Çin'deki hatırı sayılır işçi ayaklanmalarına bakarak bir ayaklanmalar çağında olduğumuzu düşünebilirsiniz. Fransa'da da ayaklanma-öncesi gerginliği türünden bir şeyler var, fabrika işgalleri gibi olaylar sayesinde insanlar ayaklanmaları kabullenmenin eşiğinde.
Açıklamak gerekirse, kapitalizmin son iki-üç yılda görünür hale gelen (ve hiç de sona ermemiş) sistemsel krizi söz konusu; bu krize toplumsal çıkmazlar, fakirlik ve sistemin ne uygulanabilir ne de evvelden beri söylenildiği kadar muhteşem olduğu hissinin büyümesi eşlik ediyor. Siyasal rejimlerin boşluğu artık aşikar, tek amaçları iktisat sistemine hizmet etmek ('bankaları kurtarın' bölümü bilhassa örnekleyiciydi) ve bu durum itibarlarını yitirmelerine büyük katkı sağlıyor. Bu esnada, ve tam da sistemsel sağkalımın işleyicileri olduklarından, devletler bundan başka birçok alanda da gerici tedbirler aldı (demiryolları, posta servisi, okullar, hastaneler...).
Bu olayları tarihsel dönemlendirme çerçevesinde konumlandırmaya çalışacağım. Zannımca isyana yönelik eğilimler ara dönemlerde ortaya çıkıyor [périodes intervallaires]. Ara dönem nedir? Devrimci mantığın belirginleştiği ve kendini bir alternatif olarak açıkça sunduğu bir kesit var, bu kesidi devrimci fikrin henüz hiç kimseye devredilmediği, henüz kimsenin fikri ele geçirmediği, yeni alternatif bir eğilimin inşa edilmediği bir ara dönem takip eder. Böyle dönemlerde gericiler, tam da alternatif zarar gördüğünden, işlerin doğal gidişatına döndüğünü söyleyecektir. Bunu tipik bir şekilde 1815'de Kutsal İttifak'ın eski haline getirilmesinde gördük. Ara dönemlerde hoşnutsuzluk vardır fakat yapılandırılamaz, çünkü paylaşılan bir fikirden kendine güç devşiremez. Gücü özünde olumsuzdur ("gitsinler"). Bu sebepten ara dönemlerde kitlesel eylem biçimi ayaklanmadır. 1820-1850 dönemini ele alalım: Ayaklanmalarla dolu mühim bir dönemdi (1830, 1848, Lyon'un Canut [tekstil işçileri] ayaklanmaları [1831, 1833 ve 1848]), bu isyanlar neticesiz kalmadı, plansız [aveugle] gerçekleşmesine rağmen çok verimliydi. Gelecek yüzyılın omurgasını oluşturacak olan küresel siyasal yönelimlerin temeli bu dönemde atıldı. Marx da bunu belirtir: Fransız işçi hareketi (Alman felsefesi ve İngiliz ekonomi-politiğinin yanı sıra) onun düşüncesinin kaynaklarından biridir.
Ayaklanmaları değerlendirmek için kıstaslar nelerdir?
Ayaklanmanın –devletin iktidarını sorguladığı derecede– sorunu, devleti siyasal değişime açması (devletin çöküşü ihtimali), ancak bu değişimi bedenleyememesidir: Devlette neyin değişeceği ayaklanma tarafından önceden tasarlanmıyor. İsyanın, kendinde bir alternatif sunan devrimle temel farkı budur. Bu yüzden her zaman isyancılar, istisnasız, yeni rejimin eski rejimle özdeş olmasından yakınmıştır (modeli, III. Napolyon'un düşüşünden sonra, 4 Eylül'de eski siyasi kadro tarafından yeni bir rejimin kurulmasıdır). Parti kavramı, önce Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi sonra da Bolşevikler tarafından, kendini halihazırdaki iktidara bir alternatif olarak kurmaya açıkça elverişli bir yapı olarak tasarlandı. İsyancı figürü siyasal figüre dönüştüğünde, yani kendinde ihtiyaç duyduğu siyasal beden olduğunda ve yerleşmiş bir siyasete rücu ettiğinde işe yaramaz hale gelir, buna ara dönemin sonu diyebiliriz.
Tunus isyanına dönecek olursak, görünen o ki isyan gelecek iktidar figürünün, halk hareketinden kopukluğunu ifşa ederek –ve kendini bölerek– devam edecek ve gelecek iktidar figürünü de istemeyecek. Peki o zaman isyanı hangi kıstaslar üzerinden değerlendireceğiz? Öncelikle isyana dair bir miktar duygudaşlık beslemeliyiz, bu zorunlu bir koşuldur. Diğer bir kıstas olumsuzlayıcı gücünün tanınmasıdır, nefret edilen iktidar en azından sembolik olarak çökmüştür. Peki burada olumlanan nedir? Batı basını bu soruya, orada ifade edilenin Batı arzusu [désir d'Occident] olduğu cevabını verdi çoktan. Olumlayabileceğimiz şey, söz konusu olanın bir özgürlük arzusu olduğu ve bunun Bin Ali'nin hem despotik hem de yozlaşmış rejimi altında tartışmasız meşru bir arzu olduğudur. Böyle bir arzunun nasıl olup da Batı arzusu olduğu meselesi ise çok sorunlu [problématique].
Bir güç olarak Batı'nın, müdahale ettiği yerlerde özgürlüğün nasıl örgütleneceğini dert edindiğine dair şu ana kadar hiçbir delilimiz yok. Batı için önemli olan şudur: 'Benimle mi, bensiz mi yürüyeceksin?', bu beyan 'benimle yürü [marcher]' ifadesine pazar ekonomisine [l'économie de marché] özgü zımni anlamı verir –eğer gerekirse karşı devrimci polisle işbirliği içinde. Mısır ve Pakistan gibi "Dost Ülkeler" Bin Ali'nin Tunus'u kadar despotik ve yozlaşmıştır, fakat Tunus olaylarında özgürlüğün hevesli savunucuları gibi gözükenlerden bunlar hakkında neredeyse hiçbir şey duymadık.
Batı arzusu'na indirgenebilen bir halk hareketini nasıl tanımlamalı? Kendini despotluk-karşıtı bir isyanda gerçekleştiren, olumsuzlayıcı ve halkın gücü kitlede vücut buluyor, olumlayıcı gücündeyse Batı'nın değer verdiği normlardan başka norm bulunmayan bir hareketin söz konusu olduğunu söyleyebiliriz, böylesi bir tanım herhangi bir ülke için geçerli olacaktır. Bu tanıma uyan bir halk hareketi seçimlerle son bulma şansına sahiptir ve başka bir siyasi perspektifin gelişmesi için hiçbir sebep yoktur. İddiam şu ki böyle bir sürecin sonunda, Batı içermesi'ne şahitlik etmiş olacağız. Batı basınının bize söylediğine göre bu olay isyan süreçlerinin, ve halihazırda Tunus'ta görülen isyanın kaçınılmaz sonucudur.
Eğer, Marx'ın öngördüğü üzere, özgürleştirici fikirlerin küresel mekanda gerçekleştirildiği doğruysa (laf aramızda 20. yy. devrimleri buna uymuyor), Batı içerimi sahici bir değişim olamaz. Peki özgün değişim nedir? Batı'dan bir çıkmadır, 'gayri-Batılılaşmadır', ve dışlama biçimini alacaktır. Bir rüya diyeceksiniz, ama bu tam da bizimki gibi bir ara döneme özgü bir rüya.
Eğer Batı içerimine doğru bir evrimden başka bir evrim olsaydı, bu neyi ispat ederdi? Burada hiçbir cevaba yer yok. Devlete özgü; zorunlu olarak uzun, çileli ve seçimle çözülecek sürecin analizinden hiçbir şey beklenemeyeceğini söyleyebiliriz sadece. Gereken, insanlar arasında sabırlı ve titiz bir soruşturmadır. Bu soruşturmada peşine düşülenler, kaçınılmaz bir bölünme sürecinin ardından (çünkü hakikati taşıyan her zaman İki'dir, Bir değil, hareketin bir bölümü tarafından ileriye taşınacak olanlardır: bildiriler [des énoncés]. Beyan olunan hiçbir şekilde Batı içermesiyle çözüme kavuşturulamaz. Bu bildiriler, mevcutlarsa şayet, kolayca tanınacaklardır. Bu yeni bildirilerin koşulları altında, ortaklaşa eylemin figürlerinin örgütlenmesinin gelişimi anlaşılabilir.
Sonuç olarak duygudaşlığa geri geliyoruz. Tunus olaylarından alınacak ders, asgari ders, hiç güçten düşmeyecekmişçesine sarsılmaz gözükenin sonunda çökebileceğidir. Ve bu sevindirici, çok sevindirici.

Badiou'den Nancy'ye Açık Mektup

'Arap Baharı' günlerinin heyecanıyla birtakım tartışma metinlerini Türkçe'ye çevirmiştim. Birçok sitede paylaşıldı. Varlıkları hatrımdan gitmiş, eski bir yazıyı ararken karşıma dikildiler. Burada da bulunsun. 

Jean-Luc Nancy’ye açık mektup
Sevgili Jean-Luc, Libya’da ‘Batı’ müdahalesini destekleyen tavrın benim için üzücü bir sürpriz oldu. Daha baştan Libya’da olanlarla diğer yerlerde olanlar arasındaki aşikar farkı farketmedin mi? Nasıl Tunus ve Mısır’da devasa kitlesel toplanmalar oldu, Libya’da buna benzer bir şey olmadı. Arap halkları uzmanı bir arkadaşım [Arabiste] son birkaç haftadır Tunus ve Mısır’daki gösterilerdeki afişleri, pankartları, sembolleri ve bayrakları tercüme etmekle meşgul: Libya’da bir tane örnek bulamadı, Bingazi’de dahi.
Farketmediğine şaşırdığım Libya’lı isyancılara dair bir husus ise aralarında hiç kadın olmaması, Tunus ve Mısır’da hayli görünürlerdi. Geçtiğimiz sonbahardan beri Fransız ve İngiliz gizli servislerinin Kaddafi’nin düşüşünü örgütlediklerini bilmiyor musun? Diğer Arap isyanlarının aksine, nereden geldiği belli olmayan silahlara şaşırmıyor musun? Gençlerden oluşan grupların havaya yaylım ateşi açması, diğer yerlerde hayal edilemez bir olgu, bu seni şaşırtmıyor mu?
Kaddafi’nin eski bir suçortağının liderliğini yaptığı sözde bir ‘devrimci kurul’un ortaya çıkması sen şaşırtmıyor mu? Diğer hiçbir yerde ayaklanan kitlelerin hükümet yerine bazı insanları ataması sözkonusu olmadı.
Tüm bu detayların, ve bunun gibi birçoğunun, sadece burada, ve sadece burada, büyük güçlerin destek için çağrıldığı olgusuyla uyum içinde olduğunu farketmiyor musun? Amaçlarının alçaklığı cam gibi olan Sarkozy ve Cameron gibi döküntü tipler alkışlandı ve ilahlaştırıldı, ve sen birdenbire onlara destek oluyorsun. Libya’nın bu güçler için, diğer yerlerde tamamen kontrollerini kaybettikleri bir duruma, giriş noktası oluşturduğu aşikar değil mi? Ve amaçları, tamamen açık ve tamamen klasik bir amaç, bir devrimi savaşa çevirmek, koşudan insanları çıkarıp tolu silahlara ve ordulara açmak –bu güçlerin tekellerine aldıkları kaynaklar için. Bu süreç gözlerimizin önünde her geçen gün sürerken sen bunu tasdik mi ediyorsun? Gökyüzünden gelen terörün peşisıra, olay yerinde ağır silahların dağıtılacağını  -eğitimcisi, zırhlı arçaları, stratejistleri, danışmanları ve mavi kasklarıyla birlikte- ve bu yolla (umut edilir ki, düzensiz bir) Arap dünyasının kapitalizm ve onun devletteki hizemtçileri tarafından yeniden işgalinin yeniden başlayacağını görmüyor musun?
Nasıl olurda sen bu tuzağa düşersin? Nasıl olur da eski durumun işlerine geldiği kişilere ‘kurtarma’ görevinin emanet edilmesini kabul edebilirsin? Bu kişiler mutlak bir biçimde, cebren, petrol ve hegemonya için oyuna geri dönmek istiyorlar. Mağdurların adına yapılan korkunç şantajı, ‘insani yardım’ (humanitarian) şemsiyesini basitçe kabul edebilir misin? Fakat bizim ordularımız yerel patron Kaddafi’nin kendi ülkesinde öldürebildiğinden daha çok insanı birçok ülkede öldürüyor. Çağdaş insanlığın büyük kasaplarına, aşina olduğumuz sakat bırakılmış dünyaya nezaret edenlere uzanan bu güven neyin nesi? İnanıyor musun, inanabilir misin ki, ‘medeniyet’i temsil ediyor olsunlar, canavar orduları adaletin orduları olsun? İtiraf edeyim şaşkına döndüm. Felsefe eğer bu tür düşüncesiz kanaatlerin direkt eleştirisi değilse ne işe yarar? Bu kanaat ki bizimki gibi propoganda rejimleri tarafından şekillendirilmiş, büyük güçler için stratejik olan bu bölgelerdeki halk ayaklanmaları bu güçleri savunma konumuna getirdi, şimdi intikam peşindeler.
Metninde petrol, silah ve benzeri ilişkilerin geri dönmemesinin ‘sonradan’, ‘biz’e (Bu ‘biz’ kim, eğer bugün bu biz Sarkozy’yi, Bernard-Henri Lévy’yi, bombacılarımızı ve onların destekçilerini içeriyorsa?)  kalacağını söylüyorsun. Neden ‘sonradan’? Asıl şimdi büyük güçlerin Arap dünyasındaki siyasal süreçlere müdahale etmelerini durdurarak bundan emin olmalıyız. Elimizden gelen herşeyi yapalım ki, şansımız yaver giderse, birkça hafta içinde açığa çıkacak resimde bu güçler petrol ve diğer pazarlıkları (yaralı ‘demokrasi’ adı altında ve ilk sömürgeci işgallerden beri kullanılan ahlaki ve insani yardım bahaneleri adı altında) yeniden masaya getirmesinler –bu güçlerin ve devletlerin ilgilendiği tek mesele bu pazarlıklar.
Sevgili Jean-Luc, ne senin ne de benim bu gibi durumlarda, ‘olan herşeyin sorumluluğu mutlaka bizde olmalı’ diyen Batı mutabakatının yolunu tutmamızın anlamı yok. Akıntıya karşı durmalıyız ve Batılı bombacı ve askerlerin gerçek hedefinin lanetli Kaddafi (daha yüksek çıkarları için kendisinden kurtulunulan eski bir müvekkil) olmadığını göstermeliyiz. Bombacıların hedefi açıkça Mısır’daki halk ayaklanması ve ve Tunus’daki devrimdir, onların beklenemeyen ve tahammül edilemez karakteri, siyasal özerkliğine saldırılmakta, bir kelimeyle söylersek: bağımsızlıklarına. Büyük güçlerin yıkıcı müdahalelerine karşı çıkmak, bu ayaklanma ve devrimlerin siyasal bağımsızlığını ve geleceğini desteklemek demektir. Bu yapabileceğimiz bir şey, ve bu koşulsuz bir buyruk.
Dostça selam ederim, 
Alain